Artık kol kırılıp yen içinde kalmıyor - Avukat Öniz Özsoy

 

CKD Genel Merkez Hukuk Bürosu üyemiz Avukat Öniz Özsoy, Aydınlık Gazetesinin sorularını yanıtladı.

 

 

       1.KADIN OLMAKTAN KAYNAKLANAN SORUNLAR VAR MIDIR?

Kadın olmaktan kaynaklanan sorunlar vardır. Aslına bakarsanız, çağlar öncesi özel mülkiyet kavramının ve buna bağlı olarak ataerkil aile yapısının doğmasıyla kadın olmak da bir sorun haline gelmiş ve kadınlar ikincil konuma itilmişlerdir. August Bebel, Kadın ve Sosyalizm adlı eserinde, kadının köleleşen ilk insan olduğunu belirtir. Kadın, köleden de önce köle olmuştur. Bu bağımlılık halini oluşturan koşullar, tarihsel süreç içerisinde nesilden nesile aktarılmış ve doğal olmayan bu kurallar bütünü, toplumsal bir inşanın eseri olarak herkesin olağan kabul ettiği bir evrensel gerçeğe dönüşmüştür. Özellikle kapitalist sistemin gelişmesi ile sosyal, ekonomik ve siyasal alanlarda meydana gelen bütünsel değişim, kadının da erkeğin de toplumsal konumuna sirayet etmiş, kadının ikincil konumu pekişmiş ve kadın daha çok ezilmeye başlamıştır. Kapitalizm ve ataerkillik birbirlerinden karşılıklı olarak beslenmiş, cinslere göre bölünmüş değerler yaratmış, erkek ücretli bir işe girip kavuştuğu ekonomik güçle ailenin reisi haline gelirken, kadın kamusal alandan dışlanmış ve ev içine hapsedilmiştir. Para kazanan erkek otoritenin de sahibi olmuş, ev içi emeği yok sayılan kadın eve ekmek getiren erkeğin kurallarına boyun eğmek zorunda bırakılmıştır.

Bu bağımlılık ilişkisinin de kadının aşağılanması sonucunu doğurması kaçınılmaz olmuştur. Bu süreç içerisinde kadınlar kendi maddi ve manevi varlıklarına da yabancılaşmışlardır. Kadının kendi hakkındaki gerçeği de koşullarını kapitalizmin ve ataerkilliğin belirlediği bir düzleme hapsolmuştur. Maria Rosa Della Costa ev işini gerçek yabancılaşma olarak tanımlar. Çünkü belirttiği gibi ‘ev işi soyutlayıcı ve tekrar edicidir’, ‘yaratıcılık ve çalışma eylemini geliştirme olanaklarının tümünden yoksun bırakır’. Kadının, kendi maddi ve manevi varlığına yabancılaştığı bu döngü içinde ezilmişlik durumunun farkına varabilmesi de güç hale gelmiştir. Çünkü kadınlık gerçeğini de şekillendiren bu yanlış bilinçtir.

        2.KADIN HAREKETİ NASIL BAŞLADI?

Hayat sürekli devinim halindedir. Koşullar, insanı doğal kabul edileni sorgulamaya iter, yanlış bilinç açığa çıkar ve mücadele başlar. Feminizm kavramının ortaya çıkışı 18. asra kadar uzanıyor. Kadınlar ilkin, “Kadınların da erkekler gibi Tanrı’nın yarattığı varlıklar’ olduğunu dile getirerek eşit haklar talebinde bulundular. Bu, kendini doğal haklara dayanan eşitlik söylemi ile somutlaştıran bir akımdı. Ataerkil toplum yapısı yahut sınıflı toplum yapısı ile çatışılmadı. Sosyal alanda, aile ve çalışma hayatında, kanun önünde eşitlik, mülkiyet ve oy kullanma hakkı talepleri ileri sürüldü. Bu talepler, “Hayata nasıl geçirilebilir?” sorusunu gündeme getirdi ve bu tartışmalarla Marksist Feminizm şekillendi. Marksist Feminizm, sınıf ayrımı olan toplumlarda fırsat eşitliğinin hayata geçemeyeceğini, kapitalist sistemin kadınların ezilmişliğinin nedeni olduğunu ileri sürdü. Radikal Feminizm ise merkezine ataerkillik kavramını aldı, kadın bedenine, cinselliğine odaklandı, özel alanın da politik bir alan olduğunu savundu ve kadının aile içinde maruz kaldığı şiddete dikkat çekti.

 

        3.KADIN HAREKETİNİ YETERLİ BULUYOR MUSUNUZ?

Birbirinden öğrenerek, birbirini tamamlayarak gelişen kadın hareketi ve tartışmalarla şekillenen feminizm kuramları ortaya koyuyor ki kadının ezilmişliğini tek bir sebep ile izah etmek mümkün değil. Doğal kabul edilen bu vaziyet, tarihsel süreç içinde birbirinden destek alan unsurlarla ağ gibi örülmüş ve kadının önüne gerilmiş. Sökebilmek için de her bir ipin ucundan yakalamak gerekiyor. Bu sebeple kapitalizmi, ekonomik sömürüyü, sınıf farklılıklarını ve erkeklerin asırlardır birbirlerinden güç alarak kadınlar üzerinde hakimiyet kurmasına sebep olan ataerkil yapının bir bütün olarak değerlendirildiği Sosyalist Feminizm kuramını, kadın sorununun çözümünde isabetli bir yaklaşım olarak değerlendiriyorum. Toplumsal cinsiyet rolleri, kadının kendi gerçeği hakkındaki yanlış bilinci, kendi bedeni üzerinde dahi hak sahibi olamayışı, ekonomik koşulları, emeğinin sömürülmesi, statüsü, aile yapısının temeli ve bunlara bağlı olarak türeyen şiddet, asırlardır birbirine dayanan bu unsurlarla somutlaşmış. Herhangi birine kör kalmak, kuşkusuz ki kadını da karanlıkta bırakacaktır.

Kapitalizm terbiyesinden geçmiş, kadını küresel sermayenin sömürüsüne açık hale getirmiş, nesneleştirmiş, feminizmi bağlamından koparmış, çelişmeleri görmezden gelerek evrensel, mutlak bir ataerkillik vs. varmışçasına yalnızca ‘kız kardeşlik’ söylemine sarılan ve bu kıyıcı düzene karşı durmak bir yana onun aracısı haline dönüşmüş neoliberal ifadelerle yolumuz nereye çıkabilir? Dünyayı dilediği gibi sömürebileceği bir açık pazara çeviren ve bu uğurda dünyayı kana boğan emperyalist güçlerin ardına takılarak kadın hakları savunuculuğu yapanlar, kadına nasıl bir gelecek vadedebilir örneğin?

Ülkemizdeki durum ile somutlaştırırsak, bırakınız devrimi, bırakınız objektif olarak ilerici bir eylemde bulunmayı, kadın haklarının güvencesi olmuş mevcut Cumhuriyet Devrimi’ni dahi baltalamaya gayret eden, bu asırda hala orta çağ artığı şeyhlerin, şıhların peşinde koşan, özgürlükçü laiklik gibi ifadelerle laiklik ilkesinin içini boşaltan, kız çocuklarının, kadınların terör örgütünce istismar edilmesine sesi çıkmayan, kadınların kendi bedenlerini bombaya dönüştürüp başka kadınları ve onların evlatlarını öldürmesini kadının özgürleşmesi olarak kutsayan, yani bir yandan kadının ezilmişliğine sebep olmuş tüm unsurlarla el ele kol kola dururken, bir yandan kadın hakları savunusuna soyunan bir kadın hareketi, kadını insanlık onuru ile bağdaşır bir hayata kavuşturabilir mi?

 

         4.HUKUKİ KAZANIMLAR, KADINA YÖNELİK ŞİDDET

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme’ye (CEDAW), Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne (İstanbul Sözleşmesi) taraftır. Anayasa’da, Medeni Kanun’da, Borçlar Kanunu’nda, Türk Ceza Kanunu’nda ayrımcılık ve şiddeti bertaraf etmeyi amaçlayan maddeler de mevcuttur. Kusurlar yok değildir ancak kadın ve erkek hukuk önünde biçimsel olarak eşittir ve kadına yönelik şiddet ile mücadele edecek hukuki düzenlemelere de sahibiz. Bu manada 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u ve İstanbul Sözleşmesi’ni çok önemli buluyorum.

6284 sayılı yasa kadına, çocuğa, aile bireylerine ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurlarına yönelik şiddeti bertaraf için önemli hukuki tedbir mekanizmalarını düzenliyor ve İstanbul Sözleşmesi’nin şiddetle mücadele konusunda devletlere yüklediği ödevler var. Özellikle, koruyucu tedbir mekanizmalarının işletilmesi için şiddete maruz kalma şartının değil şiddete maruz kalma ihtimalinin yeterli olması ve yasanın, alınacak tedbirleri tahdidi değil örnekseyici biçimde sayması, yani her somut olayın özelliğine göre, şiddet mağdurunu koruyacak ve şiddet failinin de şiddet uygulamasını engelleyecek çözümler yaratmayı amaçlaması çok önemlidir. Ancak bu merhemin derdimize deva olabilmesi için sürülmesi gerekiyor elbette. Kâğıt üstündeki yasaları işlevsel hale getirmek, onları etkin biçimde uygulamakla mümkün. Bu anlamda, uygulamada pek çok sorunla karşılaşılmaktadır. Örneğin, şiddet failinin mahkemenin verdiği tedbir kararı hükümlerini ihlal etmesinin yaptırımı zorlayıcı hapis cezasıdır. Ancak ihlal halinde, zorlayıcı hapis cezasına hükmedilebilmesi için iş bu tedbir kararlarının şiddet failine tebliğ edilmiş olması şartı vardır. Çok sık karşılaşılan bir durumdur, şiddet mağduru kadın mahkemeye başvurur, lehine tedbir kararlarına hükmedilir ve kadın hukuki bir güvence altında olduğuna itimat ederken, mahkemenin şiddet failine çıkardığı tebligat adres değişikliği ve benzeri sebeplerle tebliğ edilemez, mahkeme de tebligat takibini yapmaz. Şiddet faili tedbir kararlarını ihlal ettiğinde, zorlayıcı hapis cezasının uygulanmasını talep eden kadın, şiddet failine tebligat yapılmadığı için zorlayıcı hapis cezasına hükmedilemeyeceği kararı ile karşılaşır. Yahut can güvenliği ciddi biçimde tehdit altında bulunan kadın lehine kimlik bilgilerinin gizlenmesi tedbirine hükmedilirken beraberindeki çocuklar için bu tedbire hükmedilmez ve şiddet faili, çocukların eğitim, sağlık kayıtları üzerinden şiddet mağduruna ulaşır.

Uygulamada yasayı işlevsiz kılan çokça sorunla birlikte, 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi aileyi parçaladığı, kötüye kullanıldığı gibi saldırılara da maruz kalıyor. Anayasamızın 41. Maddesine göre, aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında EŞİTLİĞE dayanır ve devlet, ailenin huzur ve refahı ve özellikle annenin ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır. Özetle Türk toplumunun temeli olan ve Türk toplumunu yüceltecek aile yapısı, kadının, çocukların her tür şiddetten korunduğu, eşler arasındaki eşitliğin sağlandığı sağlıklı bir aile yapısıdır, kadınların, çocukların her biçimde istismar edildiği ve bunun da olağan karşılandığı bir aile yapısı değil. Keza 6284 sayılı yasanın bir amacı da adının da ortaya koyduğu üzere aileyi de korumak, şiddetten arındırmaktır. Bu amaçla, şiddet faillerine yönelik olarak bağımlılık söz konusu ise tedavi, rehabilitasyon, psikolojik destek verilmesi ve benzeri pek çok hizmet yasada düzenlenmiştir.

Yasanın kötüye kullanıldığı iddiasına gelince, öncelikle somut gerçeğe dayanan bir kural var. Kural şudur ki ülkemizdeki kadınların çoğunluğu, kamusal yahut özel alanda, aile içinde yahut dışında, fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddete maruz kalıyor. Gündemimizden hiç eksilmeyen bir konu, kadın cinayetleri. İnkâr edilemeyecek bu somut gerçek ortaya koyuyor ki, bu şiddeti bertaraf edecek hukuki kazanımların etkin biçimde uygulanması gerekiyor. Kural budur. Her kuralın istisnaları da vardır ve istisnanın da müstesnasını bulmak mümkündür. Ancak istisnanın da müstesnasına tutunarak, somut gerçeğin, başkalarının acılarının yadsındığı hiçbir durum, yolu hakkaniyetli, adil bir yere çıkarmaz. Hak arayışı, başkalarının haklarını gasp ederek yapılmaz. Keza tedbir kararlarına karşı kanun yoluna başvurmak da mümkündür. Bu kararlar itiraz kanun yolu denetiminde tabidir.  

 

 

Bakınız, ‘evlilik affı’ olarak adlandırılan düzenleme ile 12-13 yaşında cinsel istismar suçunun mağduru olmuş kız çocuklarının, bu suçun failleri ile evlenmiş olmaları halinde, faillerin ceza almaması gerektiğini ifade edebilenler var hala. Tüm hukuki kazanımlara karşın, bu asırda ne vicdanla ne hukukla bağdaşan böylesi gündemlerle boğuşuyoruz. Bir yandan o yaştaki kız çocuklarının cinsel istismarı meşru kılınmaya gayret edilirken, bir yandan da işleri maddi ve manevi gelişimlerini tamamlamak, yerleri okul olan o çocukları, o kadar küçük bir yaşta evliliğe mahkûm ediyorlar. Çocukluktan itibaren sağlık, eğitim gibi temel hakları böylesi ihlal edilen, ev içindeki emeği sömürülen, ekonomik şiddete maruz kalan, çalışmasına müsaade edilmeyen, çalışma fırsatı bulsa dahi ekseriyetle dezavantajlı, vasıfsız, sosyal güvencesiz işlerde istihdam edilen, tüm bu hendekleri bir biçimde atlayabilenlerin ise iş hayatında karar mekanizmalarına yükselemediği bir sarmal var. Bu sarmal içinde kadınlar, bir de nafaka konusu üzerinden aşağılanmaya başlandı. Yani tüm sistem kadını önce bu yoksulluğa, şiddete, ikincil konuma mahkûm ediyor, sonra da asalak ithamı ile sopa sallıyor. Bakınız 6284 sayılı yasa, benim de çok mühim bulduğum bir koruyucu tedbir hükmünü düzenler: Çalışan şiddet mağduru kadının işyerinin değiştirilmesi. Çünkü şiddet failinin, çalışan şiddet mağduru kadın üzerinde baskı kurmak için en sık başvurduğu yol kadının işyerine telefon ederek, elektronik posta göndererek yahut bizzat işyerine gelerek olay çıkarmak, kadının itibarını zedelemeye çalışmaktır. Şiddet failinin maksadı, kadını işten ayrılmaya zorlayarak ya da işten çıkarılma ihtimalini yaratarak kadının ekonomik özgürlüğünü elinden almak, onu çaresiz bırakmaktır. Bu sebeple işyerinin değiştirilmesine ilişkin tedbir hükmü iki gaye taşır. Birincisi, kadını işyerinde maruz kaldığı şiddetten korumak, ikincisi işten çıkmak zorunda kalmasının yahut çıkarılma ihtimalinin önüne geçmek, yani kadının mesleki hayatını, kariyerini korumak. Bu kadar önemli bir koruma tedbiri uygulamada o kadar az hayat buluyor ki. Bunun sebebi bu hakkın kötüye kullanılabileceği gibi ancak istisnai durumlarda söz konusu olabilecek bir durumu kuralmış gibi değerlendirmek. Bu sebeple çalışan şiddet mağduru kadınların bu haklı talebi ekseriyetle reddediliyor. Üreten, çalışan kadının dahi ekonomik özgürlüğünü garanti etmek konusunda aciz kalınıyorken, 14 yaşında evlendirilmiş, eğitim hakkı elinden alınmış, 15 yıllık evlilik içinde diğer şiddet türleri ile birlikte ekonomik şiddete de maruz kalmış, ev içi emeği yok sayılmış, bırakınız çalışmayı evden dışarı çıkmasına müsaade edilmemiş yani onuru ayak altına alınmış kadın, mucizevi bir şekilde boşanma sürecini sağ olarak tamamlayabilirse bu defa şu ve benzeri sözlerle aşağılanıyor: “Ancak onursuz bir kadın yoksulluk nafakasına tamah eder! Çalış!’

Yoksulluk nafakasına mahkûm edilmiş, üretmeyen bir kadın elbette kadın hakları mücadelesinin hedefi değildir. Bununla birlikte, yoksulluk nafakasına ilişkin olarak uygulamada, hakkaniyet ilkesiyle bağdaşmayan kararlar da verilebilmektedir. Ancak, bir düzenleme yapılması gereğinden bahseder iken kuralı, istisnayı, müstesnayı somut gerçeklerle, verilerle ayrı ayrı ortaya koymalı ve çözüm bulacaksak da bunu bütüncül bir değerlendirme ile herkes için adil olduğundan kuşku duyulmayacak bir düzenleme ile hayata geçirmeliyiz.

 

 

            5.NELER YAPILMALI?

Her şeyden önce, kadının bu ikincil konumunun nedeni doğru tespit edilmeli ve mücadele yöntemi de buna göre şekillenmelidir. Dünyanın, küreselleşme adı verilen sömürü düzenine mahkûm edildiği bir gerçektir ve “Bu böyle gitmez, gidemez!” demek de son derece vicdani, ahlaki bir tavırdır. Her düzen kaçınılmaz olarak kendi insan tipini yaratır. Dünyada, bu sömürü düzeninden beslenen ufacık bir azınlık dışında, insanlık açlıkla, yoksullukla boğuşuyor. İnsanların ekonomik gücü kendi hayatlarının yeniden üretimine bile yetmiyor. İnsanlar bu sömürü düzeni içinde metalaştırıldılar, insanı insan yapan değerlerle, anlam duygusuyla bağları koparıldı. İnsanı insan yerine koymayan bir düzen içinde insan da insan olmaktan çıkar ve insanlık onuru ile bağdaşır bir gelecek yaratmak da imkânsız hale gelir. Bu sömürü düzenine kafa tutmadan ve dahası bu sömürü düzeninin sözcüsüne, aracısına dönüşerek bir kadın hakları mücadelesi de verilemez. Hukuki kazanımlar tartışmasız çok önemli ancak kadının ikincil konumunun, kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığı körükleyenin, birbirinden güç alan unsurlarla oluşmuş bütünsel bir sistem sorunu olduğu yadsınırsa ne kadın için ne de insanlık için aydınlık bir gelecek inşa edemezsiniz. İnsanı anlam duygusundan koparan, kendine yabancılaştıran, ona insanlık onuruyla bağdaşmayan bir yaşamı reva gören sistem, sürekli şiddet üreten bir bataklıktır ve o bataklığı kurutmazsanız, gezegen ömrünü tüketirken siz hala ‘sinek’ avlıyor olursunuz.

Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi ile ilkesi tam bağımsızlık olan bir ulus yaratırken, bu mücadelede, ‘çift sürerek, tarla ekerek, ormandan odun getirerek, aile ocaklarının dumanını tüttürerek, kucağında yavrusuyla, kağnısında, sırtında harp malzemesi taşıyarak, milletini kurtuluşa ve zafere taşıyan’ Anadolu kadınının azmini özellikle vurgulamıştır. “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.” sözünü de vurgulayarak Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla, minnetle, özlemle anıyor ve 16 Eylül 1935 tarihinde Kayseri bez fabrikasının açılış töreninde kendi yazdığı şiiri okuyan kadın işçi Şükriye Hanım’ın şu dizeleri ile sözlerimi tamamlıyorum.

“Ne geride kalacağız ne yolda duracağız

Daima koşacağız, yolda kalmayacağız.

Gayeye varacağız! Gayeye varacağız!”