Artık kol kırılıp yen içinde kalmıyor - Melek Neslihan ÖZFİDAN

 

CKD Genel Merkez Hukuk Bürosu üyemiz ve Çankaya Şube Başkanımız Hukukçu Melek Neslihan Özfidan, Aydınlık Gazetesinin sorularını yanıtladı.

 

  1. Türkiye'de kadınların hak arayışları nasıl başladı?

 

1789’da Fransız İhtilali'nin ardından Fransız Meclisi tarafından yayınlanan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”nde geçen “homme” sözcüğü, yalnızca erkek bireyleri kastediyordu. Bu nedenle Olympe de Gouges adlı Fransız bir kadın, “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni hazırladı. Bu Bildirgenin içeriğinde kadınların sosyal, hukuki ve politik alanda erkeklerle eşit haklara sahip olmasının gereklilikleri anlatılıyordu. Bu Bildirge’nin ardından, Osmanlı Devleti döneminde, 1839 yılında başlayan Tanzimat'la birlikte gelişen özgürleşme ve eğitim talepleriyle, Osmanlı toplumunda kadın da değişmeye başlamış, Tanzimat Dönemi yazarlarının da, bu taleplerin artması ve ses getirmesinde önemli payı olmuştur. Özellikle 1800’lerin sonlarına doğru önemli bir çıkış olarak "Hanımlara Mahsus Gazete" çıkarılmış, kadınlara yönelik yazı ve dergiler de bu dönemde sayıca artmış, okur kitlesi genişlemiştir.

 

  1. Cumhuriyet döneminde kadın hukuksal olarak nasıl haklar kazandı? Medeni kanun, kadının toplumsal rolünde nasıl değişiklikler yarattı?

 

Cumhuriyetin ilanından sonra ATATÜRK'ün Türk toplumunu yüceltme çabaları doğrultusunda, gelenekçi tutumu ortadan kaldırarak yenileşme arayışı içinde, çağın gereğine uygun kurumları, örgütleri yerleştirmek çabasıyla yaptığı devrimler, yeni neslin bu çizgide yetişmesi amacını taşıyordu. Nitekim ATATÜRK yeni neslin yetişmesi ve eğitiminde birincil rol oynayan, Türk toplumunun temeli kabul ettiği aileye ve ailenin de direği olarak gördüğü Türk Kadınına çok büyük önem vermiştir. Bu hedef için öncelikle, 1924 yılında yürürlüğe konulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim merkezileştirilmiş, kız çocuklarına da ilk ve ortaokul, yüksekokul öğreniminin kapıları açılmıştır. Bunun anlamı, cinsiyet ayrımı gözetilmeden eğitimde eşitlik olanağının yaratılmasıdır. Türkiye'deki kadınlar siyasi haklar bakımından ise, milletvekili olabilmek için ilk adımı 1923'te atmışlardı. Bu adım, kadınların 1923 yılında Nezihe Muhiddin önderliğinde ilk kadın partisi olan ‘Kadınlar Halk Fırkası’nı kurma isteğiydi. Fakat 1909 Seçim Kanunu nedeniyle bu parti kurma girişimi, Kadınlar Halk Fırkası'nın, “Türk Kadınlar Birliği” adlı derneğe dönüşmesi ile sonuçlanmıştır. 1924 Anayasası hazırlanırken kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olması gündeme gelmiş, ancak TBMM Genel Kurulunda bu hakların yalnızca erkeklere tanınması fikri ağır basmıştır. 1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile, önce Belediye seçimlerine katılma, sonra 1933 yılında köylerde muhtar olma ve ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınan kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları, 5 Aralık 1934'de Anayasa ve Seçim Kanunu'nda yapılan yasa değişikliği ile tanınmıştır. 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun; kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku ve eşya hukuku bölümlerinde yer alan kurallarla, yurttaşların doğumundan başlayarak ölümünden sonrasına kadar özel yaşam ilişkilerini düzenleyen temel kanundur. Medeni Kanun laik, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde tüm yurttaşlar için çok önemli ve değerli hak kazanımları sağlarken, özellikle kadınlar için evlenme, boşanma, mal varlığı, miras gibi özel yaşamlarına ilişkin haklar açısından erkeklerle eşit haklara sahip olmalarını sağlamıştır. Evlilik yaşı kuralı getirilmiş; erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi yerine tek eşlilik ve evlilik birliğinin “resmi nikah” ile kurulması kabul edilmiştir. “Hâkim kararıyla boşanma", kız ve erkek çocuklara "eşit miras payı" gibi kurallar kadın haklarının güvencesi olmuştur. Ne yazık ki günümüzde, Medeni Kanun’un yok sayıldığına, yasalarda bu yönde yapılmak istenen ve yapılan değişikliklere tanık oluyoruz. Örneğin;

- Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda 17 Ekim 2017 tarihinde yapılan değişiklikle “müftülere resmi nikâh yetkisi” verilmesi,

- Medeni Kanun’un 175 ve 176. Maddelerinde düzenlenen yoksulluk nafakası hükmünün kaldırılması gündeme getirilmektedir. Uygulamada genellikle nafaka alan tarafın kadın olmasının nedeni, ülkemizde kadının eğitim durumu, ekonomik durumu ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi sorunlardan kaynaklanmaktadır. Oysa yasaya göre erkek eşlerin de kadın eşten nafaka almasının önünde bir engel yoktur, her iki eş de birbirinden nafaka talep edebilir.

- Arabuluculuk Kanunu’nda arabuluculuğun ihtiyari olduğu belirtilmesine rağmen, Adalet Bakanlığınca gündeme getirilen “Aile Hukukunda Zorunlu Arabuluculuk” düzenlemesi, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) hükümlerine aykırıdır. Bunun kadınlar açısından yol açacağı sakıncalar ve mağduriyet açıktır.

 

Diğer taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nun internet sayfasında yayımlanan; Türk Medeni Kanunu hükümleri dışında da boşanmanın söz konusu olabileceği, boşanma hakkının salt erkeğe ait ve onun yetkisinde kullanılabilecek bir hak olduğu, erkeğin ancak bu yetkiyi talep eden kadına vermesi halinde kadının; mantık sınırlarını zorlayacak şekilde, eşi olan erkeği değil, bizzat kendisini boşayabileceği, telefon, mesaj ve internet yoluyla ifade edilen sözlerle boşanmanın geçerli olabileceği, geçimsizlik nedeniyle kadının boşanmak istemesi halinde önce hakemlere gidileceği, bu hakemlerin verecekleri kararların kesin olacağı, bu hakemlerin değerlendirmelerine göre hakimin vereceği ayrılık hükmünün boşanma sayılacağı, erkeğin kadına karşı nafaka yükümlülüğünün sadece iddet süresi bitinceye kadar devam edeceği şeklindeki, gerek erkekleri gerekse kadınları Medeni Kanun’un kendilerine tanıdığı hak, borç ve yetkiler konusunda yanıltıcı içerik taşıyan açıklamalar bulunmaktadır. Aralık 2017’de, bu açıklamalarla ilgili olarak, bunları yayınlayan kamu görevlileri hakkında Cumhuriyet Kadınları Derneği olarak Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduk. Zira Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunca yapılan bu açıklamalarla, görev sınırları aşılıp, inanç alanı içinde olmayan bir konu olan boşanma konusunda, laik hukuk uyarınca yürürlükte olan yasalara ve kamu düzenine açıkça aykırı davranılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi internet sitesi yoluyla yapılan bu açıklamalar aleni nitelik taşımakta olup şikayet dilekçemizde bu açıklamaların halkı yasalara uymamaya tahrik eden, yönlendiren ve kadını cinsiyet ayrımcılığına dayanarak alenen aşağılayan açıklamalar olduğunu, bu yönüyle kamu barışını bozmaya elverişli nitelikte olduğunu belirttik. Keza toplumumuzda son dönemde artan ve özellikle boşanmak isteyen kadınlara karşı kocaları tarafından yaralama ve öldürmeyle sonuçlanan kadına karşı şiddet olaylarında, kadının boşanmaya hakkı olmadığı, eğer böyle bir hakkı olacaksa bunun da kocası tarafından kendisine verilmesiyle mümkün olacağı yönündeki Din İşleri Yüksek Kurulu açıklamalarının, kadına karşı şiddetin geldiği noktaya etkisinin, psikolog, sosyolog ve tıp alanında uzman bilirkişi heyetince araştırılmasını da talep ettik. Ancak kadına yönelik şiddet bu denli kanayan toplumsal bir yara olmasına rağmen, Savcılık tarafından gerek bu husus gerekse diğer hususlar incelenmeden takipsizlik kararı verildi. Bu karara karşı, suç duyurumuz hakkında gerçek bir soruşturma yapılmadan verilen takipsizlik kararının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle itirazda bulunduk, ancak itirazımız da reddedildi. Bu tür hukuki girişimlerde, gönül ister ki, daha çok sivil toplum kuruluşu ve bu konulara duyarlı bireyler bir araya gelebilsin, yerine göre bu hukuki girişimlere müdahil olsun ve bu şikayetleri, davaları inceleyen yargı organları bu tür konulardan kamuoyunun geniş kesimlerinin rahatsızlık duyduğunu bilsinler ve dosyaları hiçbir inceleme yapmadan değil de, hakkını vererek inceleyip vicdani kanaatlerine göre kararlarını versinler. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu tür açıklamalarının kadına yönelik şiddete etkisinin araştırılması için, Derneğimizde sosyolog, psikolog, doktor, hukukçu üyelerimizden oluşan bir Çalışma Grubu oluşturup bu çalışmanın sonuçlarını rapor halinde Diyanet İşleri Başkanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı’na iletmeyi hedefliyoruz. Bu çalışmamıza, aynı konuda kararlılıkla faaliyet gösteren, kadına yönelik şiddete ilişkin davaları takip eden diğer tüm sivil toplum kuruluşlarını da davet ediyoruz. Zira böyle bir çalışmanın kadına yönelik şiddet sorununun çözümüne önemli katkı sağlayacağı görüşündeyiz. Ayrıca Medeni Kanun’un kabulünden bugüne kadar elde edilen kadın hakları kazanımlarını geriye götürmeye çalışan açıklamaların ve yasal düzenlemelerin kabul edilebilir yanı yoktur.

 

  1. Kadınların yasal hakları yeterli mi? Neler yapılmalı?

 

Öncelikle kadınların yasal haklarının uygulanabilirliği açısından; toplumsal cinsiyet eşitsizliğini arttıran, eğitim alanındaki değişiklere ve bununla bağlantılı olarak şiddet yönelimindeki artışa değinmek isterim:

  • 2004'e kadar bütün çocuklar  8 yıllık eğitime kesintisiz olarak devam etmek zorundaydı. Çocuğunu okula göndermeyen veli için hapis cezası dahi öngörülmekteydi. Her ne kadar, hiçbir veli böyle bir cezaya çarptırılmamıştır. 2004'te bu ceza, para cezasına dönüştürüldü, ceza verme yetkisi muhtarlara verildi. Ancak çocuğunu okula yollamayanlara para cezası bile verilmedi.
  • 2009'da lise öğrencilerinin nişanlanması yönetmelikle serbest bırakıldı.
  • 2012'de 4+4+4 yapılanması ile,  ilkokula 5 yaşında başlatılan çocuğa ilk 4'ten sonra örgün eğitimden ayrılma seçeneği verildi. Çocuklar, zorunlu eğitimden ayrılmaya özendirildi. Açık ortaokul, açık lise adıyla 9-10 yaşından itibaren çocuklar, 12 yıla çıkarılan zorunlu eğitim olan, örgün eğitim dışında bırakıldı.
  • 2013'te ise  evlenmeleri durumunda öğrencilerin açık liseye gidebilecekleri yönetmelikle belirlendi.
  • 2014'te 20.000'e yakın aile, 16 yaş altındaki çocuklarını evlendirmek için mahkemeden izin almak talebiyle dava açtı.
  • 2016'da, resmî nikâh kıymadan dinî nikâh kıyan imamlara ceza verilmesi, Anayasa Mahkemesi Kararıyla ortadan kaldırıldı.

 

Bazı kişiler; çocuk tecavüzünü "erken yaşta evlilik”,  “imam nikâhlı evlilik” ve “çocuk gelin" tanımıyla suçtan arındırma gayreti içindeler. Oysa tarafı olarak imzaladığımız Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre; her birey 18 yaşına kadar çocuktur ve eğitim süreci içinde olmalıdır. Milli Eğitim Temel Kanunu’na göre, milli eğitimin temel ilkelerinden biri olan “karma eğitim”, kız ve erkek çocuklarının birbirini doğal olarak tanıyıp yetişmelerine imkan vermektedir. Kız ve erkek çocuklarının ergenliğe girme çağında kaç/göç kültürüne dahil edilmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirmekte ve çocuklarımızın, gençlerimizin cinsiyet algılarını; farklı cinsiyetten kişilerin bir arada bulunmalarının, sadece cinsellik için bir arada olmaları gerektiği algısına yöneltmektedir. Oysa sağlıklı bir şekilde karşı cinsi tanıma eğitiminin verilebildiği karma eğitimin ortadan kaldırılmasını hedefleyen her türlü girişim, yasal değişiklik; insanların cinsiyetlerinin doğallığından uzaklaşıp cinsiyet üzerinden sapkınlıklar geliştirmelerine neden olur. Dolayısıyla yasal mevzuatımız gereğince milli eğitimimizin temel ilkeleri olan Karma Eğitim, Genellik ve Eşitlik, Atatürk Devrimleri ve İlkelerine Bağlılık, Laiklik ve Bilimsellik ilkelerine yönelik her türlü girişime karşı yasal zeminde her türlü hukuki mücadelenin sürdürülmesi ve takipçisi olunması gerekmektedir. Bu ilkelerden uzaklaşılması, gençlerin gerektiği şekilde sağlam bir temel eğitim almadan erken yaşta evlenmeleri, beraberinde gelen ekonomik sorunlar, kadının sadece evde çocuk bakan, eşine tabi bir kişi olması gibi bir tür çaresizliğe sürüklenmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinleştirilmesi, sonrasında erkeğe bir ömür boyu mecbur bırakılan kadının her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddete maruz kalmasının da yolunu açmaktadır. Kadına yönelik erkek şiddetinin artık geldiği nokta, hepimizin içinde kanayan yara, kadına karşı şiddet olaylarına ilişkin haberleri izlemeye, dinlemeye yürek dayanmıyor uzun zamandır. Kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini azaltmak için, elbette kamuoyunda sürekli eleştirilen ve Türk Ceza Kanunu’nda takdiri indirim nedeni olarak belirtilen, “failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri” gibi takdiri indirim nedenlerinin hiçbirinin sanık hakkında uygulanmaması gerektiğini ve üst sınırdan cezalandırılmaları gerektiğini savunuyoruz. Zira cezalar, indirim sebepleri uygulanarak verildikçe, kadına yönelik tehdit, yaralama ve cinayet suçlarının çoğaldığını, sanıkların caydırıcı cezalardan çeşitli af ve indirim nedenleriyle kurtulduklarını, bu suçlardan sakınmanın söz konusu olmadığını görmekteyiz. Diğer yandan kadına karşı şiddet konusunun, toplumsal şiddet eğiliminin artmasından bağımsız olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı görüşündeyim. Kadına karşı şiddet, bu durumun yansımalarından belki de en acı olanı. Kaldı ki trafikteki tartışmalarda, komşuluk ilişkilerindeki basit anlaşmazlıklarda insanların birbirini ölderecek hale geldiğine tanık oluyoruz. Ayrıca bu durumun meydana gelmesinde, son yıllarda televizyonlarda yaymlanan şiddet içerikli dizilerin ve insanları birbirine kırdırmaya çalışan yarışma programlarının çok büyük payı var. Cumhuriyet Kadınları Derneği Eğitim Komisyonu olarak bu konuda yaptığımız çalışma sonucunda hazırladığımız “Bazı Televizyon Programlarına İlişkin Program İzleme, Gözlem ve Sonuç Raporu”nda ayrıntılı olarak tespit ettiğimiz üzere, medya hizmet sağlayıcılarının, yasal zorunluluk nedeniyle uymak zorunda oldukları Yayıncılık Etik İlkerinden “şiddeti teşvik etmemeye ve meşrulaştırmamaya özen göstermek ilkesi”, “kadınların sorunlarına duyarlı olmak ve kadınları nesneleştirmekten kaçınma ilkesi”, “yayınlarda … cinsiyet ayrımcılığına, aşağılama ve önyargılara yer vermemek ilkesi”nin sürekli olarak ihlal edildiğini tespit ettik. Anılan Raporumuzu RTÜK’e, o dönemdeki adıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na, Milli Eğitim Bakanlığı’na ve Adalet Bakanlığı’na ilettik. Ancak ne yazık ki medya sektörünün izlenme oranları ile bağlantılı rant büyüklüğü nedeniyle, bu konudaki cezalar uygulansa dahi, medya kuruluşlarının bu cezaları ödemeyi göze alarak aynı ihlallerine devam ettiği bilgisini aldık. Ancak erkek şiddetine karşı uyarılarda bulunmaya, önerilerimizi sunmaya ve mücadeleye bıkıp usanmadan devam edeceğiz.

 

  1. Cumhuriyetin ilanından sonraki dönemlerde kadın örgütlenmeleri nasıldı?

 

1970’lerin sonları, Türkiye'de siyasetin aşırı kutuplaştığı, şiddetin siyasetin önüne geçtiği bir dönem oldu. 1980 darbesi olduktan sonra örgütler kapatıldı. Ancak ‘80'li yılların sonlarına doğru başlayan kadın hareketi, kamuoyunun dikkatini çeken çarpıcı eylemler yaptı: Dayağa Karşı Yürüyüş, Mor İğne, Geceleri İstiyoruz, Düdük, Siyahlı Kadınlar vb. 1990'lara gelindiğinde, kadın sorunları belirlenmiş, bunların üzerine sürekli gitmek gerektiği anlaşılmıştı. Kalıcı kadın örgütleri kurma aşamasına gelinmişti. Kadın dernekleri kurulmaya başlandı. Vakıf modeli, bazı avantajları yüzünden yeğlendi. Kadın hareketi dernekleşme yolunu da hayli etkili şekilde kullandı. Araştırmalarda yer alan 2004 rakamlarına göre, Türkiye'de 2000'li yıllarda kadın örgütü sayısında bir patlama oldu. Kadınları ilgilendiren hemen her alanda örgütlenme oldu. Özellikle kadının siyasi ve ekonomik yaşama katılımı mücadelesi ön plana çıktı. Üniversiteler, barolar, odalar, belediyeler; ekonomide, iş yaşamında, meslekte, kültürde, eğitimde, şiddetten doğum kontrolüne, kadın hayatını ilgilendiren her alanda çalışan yüzlerce kadın örgütü kuruldu. O dönemde üye sayıları pek fazla değildi. O nedenle mali kaynak sıkıntısı yaşadılar. Ancak bu zorluklara rağmen kadın örgütleri ayakta kalmış ve gelişmişlerdir.

 

  1. Bu kadın örgütlenmeleri neleri başardı? Neleri başarabilir?

 

Türkiye’de 1990’ların sonunda hükümetler kadın örgütlerinin taleplerine kulak vermek durumunda kalmıştır. 1999 yılından itibaren Anayasa, Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nda önemli reformlar yapılmıştır. Kadın örgütlerinin ısrarlı çalışmaları sonucunda 1999’da CEDAW’a (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) konulan çekinceler kaldırılmış ve Ocak 2002’de de aile içinde kadın-erkek eşitliğini getiren yeni Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girmiştir. 2001 yılında Anayasa’ya ailenin toplumun temeli olmasının yanı sıra yenilik olarak ailenin eşler arasındaki eşitliğe dayalı olduğu esası girmiştir. 2004 yılında ise Anayasa’da Devlete bu eşitliğin yaşama geçmesi konusunda yükümlülük getirilmiştir. 2005’te yeni Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) yürürlüğe girmiştir. Esas olarak yeni TCK, kadının kendi bedeni üzerindeki hakkı toplumdan ve erkekten alıp kendisine vermiştir. Ayrıca, kadına karşı işlenen suçlar aile ve toplum düzenine işlenmiş suçlardan çıkarılıp kişilere karşı işlenen suçlar kapsamında değerlendirilmiştir. Tüm bunlar Türkiye’deki kadın hareketinin eylemleri sonucunda elde edilmiş somut başarılardır. Artık Türkiye'de kadın hareketi, yasama organını etkileyecek düzeyde örgütlenmiştir. Burada kadın örgütleri arası dayanışmayı ve işbirliğini sağlamak büyük önem arz ediyor. Kadın örgütlerinin coğrafi bölgelere göre dağılımında ilk iki sırayı Marmara Bölgesi ve İç Anadolu Bölgesi, son iki sırayı da Doğu Anadolu Bölgesi ve Karadeniz Bölgesi alıyor. Marmara ve İç Anadolu, kurumsallaşmış ve profesyonel kadın örgütlerinin merkezlerinin bulunduğu iki bölge olarak öne çıkıyor. Kadın örgütleri haritasına baktığımızda, ulusal çaplı kadın örgütlerinin yoğun bir kurumsallaşma içine girdiklerini görüyoruz. Son yıllarda sayıları daha da artan kadın örgütleri, merkezi kuruluşların şubeleri şeklinde örgütleniyor. Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz Bölgelerinde daha çok kadın dayanışma, danışma ve yardımlaşma dernekleri, kooperatifleri ve kadın evleri öne çıkıyor. İller seviyesine indiğimizde kadın örgütlerinin yaklaşık % 60’ı Türkiye’nin nüfus olarak en büyük üç ilinde, İstanbul, Ankara ve İzmir’de faaliyet gösteriyor. Bu üç ilin ardından Diyarbakır ve Adana geliyor.

 

  1. Üyesi olduğunuz Cumhuriyet Kadınları Derneği hakkında bilgi verir misiniz?

 

Genel Merkezi Ankara’da olan Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD) 5 Aralık 1997 tarihinde kurulmuş, Türkiye’nin köklü kadın kuruluşlarındandır. Ülke genelinde 90 şubesi ve yaklaşık 20.000 üyesi var. Çalışmalarımızı tamamen Dernek amacımızdaki ilkeler çerçevesinde yürütüyoruz: Bu topraklarda 1900’lerin başında Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde, “hiç olmaz, kazanılamaz” denilen bir Kurtuluş Savaşı kazanıldı, bu uğurda yüz binlerce şehit verildi. Hemen sonrasında ilan edilen Cumhuriyetle siyasal bağımsızlığımız kazanıldı. Osmanlı’nın borçları son kuruşuna kadar ödenerek ve dışa bağımlı ekonomiden üretim ekonomisine geçilerek ekonomik bağımsızlığımız kazanıldı. Başta hukuk ve eğitim olmak üzere her alandaki Cumhuriyet Devrimleriyle özgürlük, aydınlanma ve demokrasi kazanıldı. CKD bu kazanımların bu ülke için ve ülkede yaşayan herkes için “olmazsa olmaz” önemini, bu coğrafyadaki varoluşsal niteliğini bildiğinden; korunmaları, tehdit altında iseler savunulmaları ve daha da geliştirilmeleri için çalışmalarını yürütmektedir.

 

  1. Türkiye’de kadınların yaşadığı sorunlara ilişkin somut çözüm önerileriniz nelerdir?

 

Bir Norveç atasözü var biliyorsunuz: “ATATÜRK gibi düşünmek!” Bizler en zor zamanlarda, her konuda olduğu gibi “ATATÜRK nasıl yapmıştı?” diye düşünerek çözüm önerileri üretmeye çalışıyoruz.

  • Kurtuluş Savaşı sonrasında tarumar olan ülkemizde, ATATÜRK işe ilk olarak kız çocuklarının eğitimiyle başlamıştır. O zaman biz de ilk çözüm önerimiz olarak, bu ülkenin her bir metrekaresinde yaşayan kız çocuklarının laik, bilimsel, Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı, karma ve kamusal eğitime erişimini sağlamak için neler yapabiliriz, bunun için çalışmalıyız.

 

  • Her yaşta ve toplumun her kesiminde kız ve erkek çocukların, gençlerin, kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğunu, okullarımızda toplumsal cinsiyet eşitliğinin öğretilmesini sağlayabilirsek, gerek okulda gerekse ileride iş hayatında, toplumda ve tabii ki ailede kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olmasını uygulamada hayata geçirebiliriz.

 

  • Anayasal ilkelere ve Milli Eğitim Temel Kanunu’na aykırı milli eğitim müfredatı konusunda Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, televizyonda şiddeti özendiren yayınlarla ilgili olarak RTÜK’ten, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkelerine aykırı, yanıltıcı dini referanslar konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı ve diğer ilgili Devlet kuruluşlarından Anayasa ve kanunlarda belirtilen görevlerini yerine getirmelerini talep etmeliyiz. Yerine getirmezlerse gerekli hukuki girişimlerde bulunmalıyız.

 

  • Töre ve dinin istismar edilmesiyle, henüz kendi ayakları üzerinde duramayan, bir meslek edinememiş kız ve erkek çocuklarının erken yaşta evlendirilmemesi için mücadele etmeliyiz. Kadının ekonomik açıdan erkeğe, eşine muhtaç olduğu düşüncesi erkeğe, kadına şiddet uygulayabileceğini düşündürüyor. Kadınların ekonomik bağımsızlığa sahip olmaları için onlara meslek edindirmek, girişimciliklerini desteklemek için çalışmalıyız.

 

  • Sığınma evlerinin her ilçede, her köyde bulunmasını sağlamalıyız. Zira erkekler, kadının kendisine ekonomik yönden bağımlı, muhtaç olmaması durumunda ve zorda kaldığında gidebileceği başka bir yeri olduğunu bilmesi durumunda, öfkesini kontrol etmek zorunda kalacaktır.

 

  • Türkiye’de bulunan Baroların her birinde “Kadın Hakları Merkezi” kurulmasını, kadının gerek şiddete uğradığında gerekse ekonomik özgürlüğünü elde etmek için gerekli olabilecek hukuki destekte, tüm Baroların ve ilgili olabilecek diğer meslek örgütlerinin, meslek odalarının desteğini sağlayamaya çalışmalıyız. Zira hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramları geniş toplum kesimlerine yaygınlaştırmak, işlerlik kazandırmak Barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne Avukatlık Kanunu ile verilmiş yasal görevlerdir.

 

  • Tüm illerdeki kadın örgütlerini, meslek kuruluşlarını, kadınların, yardıma ihtiyaçları olduğunda diledikleri zaman kapılarını çalabileceği yerler haline getirmeliyiz.

 

  • Karakola veya Savcılığa yapılan başvurularda kadının daha önce erkek şiddeti nedeniyle yapılmış, kabul edilmiş veya edilmemiş bir başvurusu olup olmadığının Türkiye genelinde kontrol edilebileceği bir veritabanı altyapısının oluşturulması, eğer aynı kadının önceden de bu tür başvuruları varsa, koruma kararının ona göre değerlendirilmesi ve ilk etapta erkeğe elektronik kelepçe uygulanmasını sağlamaya çalışmalıyız.  2013 yılından bu yana Türkiye’de Elektronik İzleme Sistemi, yaygın tabiriyle elektronik kelepçe uygulanmaktadır.

 

  • Aile hekimlerinin kendilerine muayeneye gelen kadınlara, hatta gençlere, çocuklara herhangi bir şiddete maruz kalıp kalmadıklarını sormaları, eğer maruz kalıyorlarsa nerelere başvurulabileceği konusunda gelen vatandaşları aydınlatmaları için çalışmalıyız.

 

  • İnsan mutsuzluğunun patlama noktaları olan “öfkelenme” ve “iktidar sahibi olma” içgüdülerinin yerine, insanı mutlu eden güdülemeler olan “üretim” ve “işbirliği”ni koymaya çalışmalıyız. Zira insanı en mutsuz eden sebepler olan tüketim ve bencillik, paylaşımsızlık, bunların beraberindeki yalnızlık duygusu; psikolojik yozlaşmayı, insan olarak kötüleşmeyi ve kontrolsüz öfkeyi, iktidar sahibi olma içgüdülerini beraberinde getiriyor. Özellikle çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitiminde, yetişkinlerin toplumsal hayatında; üretimi ve işbirliğini desteklemeye ve uygulamaya geçirmeye çalışmalıyız. “Her Mahalleye Bir Dernek”, “Her Mahalleye Bir Kooperatif” kurabilsek, insanı mutlu eden bu güdülenmelerin somutlaşabileceği, uygulamaya geçebileceği alanları oluşturabiliriz.  

 

Sevgi ve özlemle andığımız Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dediği gibi, ihtiyacımız olan tek bir şey var, o da çalışkan olmak! Bizler Cumhuriyet Kadınları olarak çalışmaya ve mücadeleye devam ediyoruz. Bu kadar toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadına yönelik bunca şiddet, bunca kadın cinayeti karşısında, her 8 Mart, tüm bunlarla Mücadele Etme Günümüz Olsun. Gözlerini aydınlığa dikmiş, ilerici kadınlar ve erkekler sayesinde yarınlara umut olsun.

 

Melek Neslihan ÖZFİDAN
Cumhuriyet Kadınları Derneği Genel Merkez Hukuk Bürosu Üyesi
Cumhuriyet Kadınları Derneği Çankaya Şubesi Başkanı